|
Ümit ERSOY |
AB için değil Türkiye için yapın! |
|
| 17 Ekim 2011 |
|
| Avrupa Birliği (AB) aday ve tam üye müzakerelerine başlamış olan ülkelerin, iç sorunları, dış ilişkileri ve ekonomik gelişmelerini yakından takip ederek o ülkedeki gelişmelere ilişkin yorumlar ve öneriler sunar. Aday ülkenin gelişimine göre düzenlenen raporlardaki görüş ve öneriler, o ülkenin tam üyeliğe katılım müzakerelerine yön verir. Periyodik olarak yayınlanan ‘İlerleme Raporu’ birliğe katılmaya aday ülkelerin aynı zamanda da yol haritasıdır. Geçtiğimiz hafta içinde AB, Türkiye’nin 2011 İlerleme Raporu’nu açıkladı. Rapor öncekilere oranla daha bir önem taşıyordu. Çünkü 2010’da, Türkiye’yi “ileri demokrasiye” kavuşturacak daha “özgürlükçü” bir yapının vaat edildiği bir referandum süreci yaşamıştık. 12 Eylül’deki referandumda istediği sonucu elde eden AKP hükümetinin, demokrasi ve özgürlükler konusundaki karnesini görebilmek, ülkede yaşananların dışarıya nasıl yansıdığını anlayabilmek adına 2011 İlerleme Raporu’nu merakla bekliyorduk. Rapor açıklandıktan sonra ortaya çok farklı görüşler atıldı. İktidara yakın kesimler raporun hükümete övgü niteliğinde olduğunu savundular. Raporun Türkiye’yi AB’den biraz daha uzaklaştırdığına ve bazı saptamaların Türkiye’nin gerçekleri ile örtüşmediğini savunanlar da oldu. Raporun geneline bakıldığında da aslında Türkiye’ye yönelik uyarı ve eleştirilerin övgülerin önüne geçtiği gözleniyor. 2011 İlerleme Raporu’nun uyarı ve eleştiri bölümünü, ‘insan hakları ihlalleri’, ‘tutukluluk sürelerinin uzunluğu’, ‘yargıdaki iş yükünün giderek artması’, ‘kolluk kuvvetlerinin gözaltı merkezleri dışında orantısız güç kullanması’, ‘cezaevlerindeki aşırı nüfus artışı’, ‘ceza davalarında yargılamanın tamamlanması ile yaptırım uygulamasının uzun sürmesi’, ‘ifade özgürlüğü ihlalleri ve basın özgürlüğü alanındaki kısıtlamalar’ oluşturuyor. Ülke gündeminde en fazla tartışılan konular bir kez de AB raporu olarak karşımıza gelmişti. Haliyle gözler de Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’a çevrildi. Zaten Bakan Bağış’ta memnuniyetsizliğini “övgüde cimri eleştiride cömert” sözleriyle özetledi. Egemen Bağış’a göre, son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı gelişmeler dışarıya yanlış yansıtılmak suretiyle ülkedeki ifade ve basın özgürlüğü konusunda çarpıtılmış imaj oluşturulmuştu. “Mesleğinden dolayı cezaevine olan gazeteci de yok” diyen Egemen Bağış, “Türkiye en özgür dönemini yaşıyor” diyerek de eleştirilere katılmadığını ortaya koydu. Son yıllarda AKP hükümetini en çok zorlayan konu cezaevindeki gazeteci sayısının fazla olmasıdır. Başbakan Erdoğan ve hükümet sözcüleri de sık sık ‘gazetecilerin mesleki faaliyetlerinden ötürü cezaevine olmadıklarını’ savunuyorlar. Oysa ulusal ve uluslararası çok sayıda kuruluş hükümetle aynı görüşte değil. İfade ve basın özgürlüğü alanlarındaki uygulamalar gelişmiş ülkelerin kriterleri ile karşılaştırıldığında onların çok gerisinde kalıyoruz. Basılmamış bir kitabın yasaklanmasını, kopyasını elinde bulunduranların bile cezalandırılacağının açıklanmasını dışarıda nasıl izah edebilirsiniz ki? Ergenekon ve oda.tv davalarında tutuklanan gazetecilere, sorgularında yazdıkları veya yazacakları haber ve kitapların sorulmasının ne anlama geldiğini soranlara ne diyeceksiniz? Tüm dünyanın gördüğü gerçekleri görmezden gelmek ve gereğini yapmamak daha karanlık günlerin habercisidir. Unutulmamalıdır ki, basın özgürlüğü ülkelerin koşullarına göre kalıplandırılamaz, evrenseldir. Basın özgürlüğün de gelinen nokta aynı zamanda o ülkenin demokrasi seviyesinin de göstergesidir. Türkiye bu konularda her geçen gün biraz daha irtifa kaybederken, ülkeyi yönetenlerin demokrasi adına, hukuk adına adına bir an önce bu gerçekle yüzleşmeleri gerekiyor. AB için değil, Türkiye’nin geleceği için bunu yapmak zorundadırlar. Yeni Anayasa bu anlamda tarihi bir fırsat olabilir. |
|





